31.08.2010
18.08.2010
06.08.2010
Saniyeler dakikaları kovalıyor içimde. zaman ne geçmek ne de durmak biliyor… akması ile donması arasında bir tercih de yapamıyorum. Duvarlardaki saatler tiktakladıkça içim sıkışıyor. Dursa ne olur kimbilir diye düşünüp bir sabah bütün saatlerin pilini çıkardığımı düşlüyorum. Düşüncemde bile hareketsizliği, durağanlığı yaşamak sinirimi hiç olmadığı kadar bozuyor. Zaman akıp giderken olmayanlar ve olanlar ne denli çileden çıkardıysa beni, akması beklenen zamanın kılını kıpırdatmaması da bir o kadar sinirlendiriyor.
Evimdeyim yine. Kendimi hapsettiğim bu güzel cehennemde. Etraftaki objelerin her biri bir anlam ifade etmeli bana kendi evimde. Manaları olmalı orada durmalarının. Bakıyorum, göremiyorum. Her şey tanıdık ama her şey yabancı. Tezatlarla dolu, karmaşa ile yoğrulmuş gibi her nesne. Kütüphaneme gidip kitapların üzerinde sağ elimi gezdiriyorum. Sanki bir tanesi el kol yaratıp tutacak beni bileğimden, aradığın şey bende yazılı diyecek. Bir kelime, bir cümle olacak bana göstereceği ve ben yeniden doğacağım sanki. Olmuyor ama. Tutmuyor hiç biri uzanıp. Sıkılıyorum, uzaklaşıyorum oradan da.
Son zamanlarda sürekli yaptığım gibi emelsizce dolanıyorum evde. Sigara üstüne sigara yakıyor, isteksizce hatta tiksinerek dudağıma götürüyorum. Salonda bi süredir bellediğim bir yer var… blgisayarımın yersizce yamuk yumuk durduğu. Onun başına ilişip anlamsız ya da daha önceden de izlemiş olduğum ne varsa seçip izliyorum. Kitaplar uzatmazsa kolunu bana, diziler uzatıyor. Sanal aşk ve ayrılık hikayelerinde uyuşturuyorum yüreğimi. Aşkıma, nefret, alay ve umarsızlık katıyorum birer doz. Kendime nefret, alay ve umarsızlık katıyorum.